semerşah turism



kalp ehli




kan kardeşim
hayrınıza vesile
Yandex.Metrica
Tasavvufa farklı bir bakış
Efkan Doğan

Bir Görmek, Biri Görmek

Fihi Ma fih
Mevlana

bir görmek, biri görmek


Söz, hakikatin gölgesidir, fer'idir. Gölge çekerse gerçek haydi haydiye çöker. Söz bahanedir; insanı insana çeken ruhî birlik (cüz-i münâsib)tir, söz değil. Birisi yüz binlerce mucize görse, söz duysa, kerametler seyretse o kimsede bir nebî veya velîden bir cüz yok ise fayda etmez. Onu velîye  veyahut nebîye ulaştıran onların sevgisini içinde kaynaştıran ortak olan cüzdür. Eğer saman çöpünde kehribarla birazcık müşterek olan bir cüz olmasa, hiçbir zaman kehribar tarafına gitmez. Her şeydeki cinsin cinsiyle bağdaşması gizlidir, gözle görünmez.

Bir şeyin hayali, insanı o şeye çeker. Bağ bahçe hayali, insanı bağa bahçeye çeker, dükkân hayali dükkâna. Fakat bu hayallerde gerçeği değiştiren bir şey (tuzak) gizlidir. Mesela; filân yere gidersin, pişman olursun, hayır sanmıştım amma dersin, değilmiş. Bu hayaller örtüdür âdeta, örtü ardında birisi gizli. Hayaller ortadan kalktı da hakikatler hayal örtüsü olmadan yüz gösterdi mi kıyamet kopar orda. Hal böyle olunca da pişmanlık kalmaz. Seni çeken her hakikat o hakikatten başka bir şey değildir, seni çeken o. "Gizlenenlerin ortaya döküldüğü gün…”

Gerçekte cezbeden birdir, fakat sayılı görünür. Görmez misin ki bir adam yüz şey ister, çeşit çeşit dileklerde bulunur. “Tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, yahni isterim, meyve isterim, hurma isterim” der. Bu istek sayı gösterir, sayıyı dile getirir fakat temeli birdir, temeli açlıktır, o da birdir. Görmez misin? Bir şey yer de doyarsa “bunların hiçbiri gerekmez” der. Şu halde anlaşılmış oluyor ki on ve yüz sayıları yoktur sadece bir vardır. "Onların (melekler) sayısını da inkarcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık" . Halkın, bu birdir onlar yüz diye sayması, bir imtihandır. Yani velîye bir derler, şu halk-ı kesîre ise yüzbin derler ki bu büyük bir imtihandır. Bu görüş, bu düştüğünüz düşünce, yani halkı çok, onu bir görüşünüz, pek büyük bir sınamadır. "Onların (melekler) sayısını da inkarcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık" bunun için buyuruldu. Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış? Elsiz ayaksız, akılsız ruhsuz bir takım insanlar, tılsım gibi civa gibi bu dünyada oynayıp durmada. Şimdi halk-ı kesîre  altmış yahut yüz yahut da bin dersin, velîye ise bir. Hâlbuki onlar hiçtir, velî ise bindir, yüz bindir, milyondur. "Bizim kavmin ahalisi sayılınca azdır, fakat kuvvet ve mukavemette çokturlar" sözünde olduğu gibi.


Padişahın biri bendelerinden birine yüz kişinin geçineceği kadar dünyalık vermişti. Askerler bu işiten pek memnun olmadılar. Padişah kendi kendine; “bir gün dedi, size gösteririm, neden bu işi yaptım, anlarsınız.” Savaş oldu, savaşta herkes kaçtı, yalnız oydu kılıç vuran. Padişah, “işte dedi, o işi bunun için yaptım.”

Din yârşinaslıktır amma bir kimse ömrünü temyiz sahibi olmayanlar ile geçirirse onun mümeyyizesi (ayırt etme kabiliyeti) zayıf olup yâr-ı dini tanıyamaz. Sen bu vücudu besledin ama onda ayırt etme kabiliyeti yoktur. Temyiz, insanda gizli bir sıfattır. Görmüyor musun? Mecnûnun da bedeni var, eli ayağı var, fakat temyizi yoktur. Her pis şeye el atıyor, tutuyor, yiyor. Temyiz şu görünen bedende olsaydı pisi tutmazdı. Hâsılı bildik ki temyiz, bir nûr, lâtif bir manadır, o da sendedir. Sen ise gece gündüz, şu temyizden mahrum olan bedeni beslemeye koyulmuşsun. Temyiz ancak bu vücutla kaimdir diyorsun. Halbuki vücut temyizle kaim olur. Nasıl oluyor da sen, hep şu bedeni geliştirmekle meşgul olur, temyizi ihmal edersin. Bu beden, temyiz kabiliyetiyle kâimdir, o kabiliyet bedenle değil. O nur ve latif mana, şu göz, kulak ve bunlardan başka pencerelerden dışarıya vurur, bu pencereler olmasa başka pencerelerden baş çıkarır. Tıpkı şunun gibi: Bir ışık getirmişsin, güneşin önüne koymuşsun, güneşi bu ışıkla, bu mumla görüyorum diyorsun. Hâşâ; mum getirmesen de güneş kendini gösterir. Muma ne ihtiyaç var? (Fasıl 2)



HER ŞEYİ ALLAH'TAN BİL

Mevlânâ (Emir Pervâne'ye) buyurdu ki:

“Sen önce Müslümanlara siper oldun. Kendimi feda edeyim. İslam'ın bekası ve Müslümanların çoğalması için fikrimi, tedbirimi kullanayım da İslam yücelsin, dedin. Kendi fikrine güvendin. Hakk'ı görmedin, her şeyi Hakk'tan bilmedin. Böyle olunca da Yüce Mevlâ o sebebi, o çalışmayı, İslam'ın zayıflamasına sebep kıldı. Çünkü sen Tatar'la bir olmuşsun, Şam'lıları, Mısır'lıları yok etmek, vilâyet-i İslâmı yıkmak için onlara yardım ediyorsun. Allah İslam'ın bekasına ait olan o sebebi, sebe-i nâkıs-ı İslâm kıldı. Şu halde yüzünü azîz ve celîl olan Yüce Mevlâ'ya çevir çünkü korkulacak bir hal budur. Sadakalar ver de seni kötü bir hal olan şu korkudan kurtarsın. Ondan umut kesme. O seni öyle bir tâatten böyle bir ma'siyete attı fakat o tâati kendinden gördün de o yüzden ma'siyete düştün. Şimdi şu günahkar halde bile ondan umut kesme, yalvar yakar, o tâatten ma'siyet meydana getirenin, şu ma'siyetten bir tâat meydana getirmeye de gücü yeter. Sana bundan bir pişmanlık verir, önüne sebepler çıkarır da gene Müslümanların çoğalmasına, İslam'ın kuvvetlenmesine çalışırsın. Umut kesme ki "Allah'ın rahmetinden, kâfir olan topluluktan başkası umut kesmez".  Maksadım buydu, bunu anlasın da şu halde sadakalar versin, yalvarsın yakarsın dedim. Çünkü çok yüce bir halden (hâl-i âlî) aşağı bir hale (hâl-i süflî) düştü fakat bu halde de ümidini kaybetmemesi gerektir.

Hak Teâlâ mekkârdır, güzel sûretler gösterir fakat onun içinde fena sûretler olur. Bunu insanın; “güzel düşündüm, güzel yaptım” diye kendi kendini aldatıp gururlanmaması için yapar. Eğer her görünen göründüğü gibi olsaydı, Peygamber (s.a.v) o kadar keskin, o kadar aydın (münevver) ve o kadar aydınlatıcı (münevvir) nazarıyla gene de; "Ey Allah'ım! Bize eşyayı olduğu gibi göster" der miydi? O, bununla demek ister ki; Ey benim Rabbim! Güzel gösterirsin, gerçekte çirkindir. Çirkin gösterirsin, gerçekte güzeldir. Şu halde bize her şeyi, nasılsa öyle göster de tuzağa düşmeyelim, şaşırmayalım. Şimdi senin tedbirin güzel ve rûşen olsa bile onun tedbirinden daha iyi olamaz; o, böyle derdi. Şimdi sen de her görünene her tedbire güvenme; havf et ve tazarru' kıl. (Fasıl 1)